Toplum, suçluyu ve suçu tanımlarken genellikle keskin bir "ötekileştir8me" mekanizması kullanır. Seri katillerin, savaş suçlularının veya büyük dolandırıcıların zihin dünyasını anlamaya çalışırken, onlarda bizden tamamen farklı, tanımlanamaz bir "canavarlık" veya nörolojik bir hasar (patoloji) ararız. Çünkü failin "hasta" olduğunu bilmek, toplumun geri kalanını "sağlıklı" ve "güvenli" kılar. Ancak modern kriminoloji ve siyaset felsefesi, bu rahatlatıcı yanılgıyı yerle bir eden çok daha karanlık bir gerçeği işaret ediyor: Kötülük, sandığımızdan çok daha sıradan, bürokratik ve sistemsel olabilir.
Hannah Arendt ve Eichmann Paradoksu
Bu konudaki en çarpıcı kırılma noktası, şüphesiz Hannah Arendt’in 1961 yılında Kudüs’te Nazi subayı Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izlerken yaptığı tespitlerdir. Dünya kamuoyu, milyonların ölümünden sorumlu bu adamın mahkemede nefret dolu bir fanatik gibi davranmasını, ağzından köpükler saçan bir sosyopat profili çizmesini bekliyordu.
Oysa Arendt’in tanık olduğu şey, "korkunç derecede normal" bir adamdı. Eichmann ne bir sadistti ne de zihinsel engelliydi. O, sadece terfi etmeye çalışan, emirleri sorgulamadan uygulayan, "Kant ahlakını" yanlış yorumlayarak yasaya itaat etmeyi en büyük erdem sayan sığ bir bürokrattı. Arendt bu durumu "Kötülüğün Sıradanlığı" (Banality of Evil) olarak kavramsallaştırdı.
Bu tez, kötülüğün kökeninin derin bir ahlaki bozuklukta değil; düşünme yetisinin (refleksiyonun) askıya alınmasında yattığını savunur. Kişi, eylemlerinin sonuçlarını üzerine düşünmeyi bıraktığında ve vicdani sorumluluğunu bir otoriteye devrettiğinde, en vahşi suçlar bile bir "görev tanımına" dönüşebilir.
İtaat Psikolojisi: Milgram Deneyi
Arendt’in felsefi düzlemde ortaya koyduğu bu tezi, sosyal psikoloji ampirik olarak kanıtlamıştır. Stanley Milgram’ın ünlü itaat deneyleri, sıradan bireylerin %65’inin, sadece beyaz önlüklü bir otorite figürü "Devam edin, bu gerekli" dediği için, yan odadaki (aslında rol yapan) bir deneğe öldürücü düzeyde elektrik şoku verebileceğini göstermiştir.
Milgram buna "Araçsal Durum" (Agentic State) adını verir. Birey, kendini eylemlerinin sorumlusu olarak değil, otoritenin isteklerini yerine getiren bir "araç" olarak gördüğünde, ahlaki fren mekanizmaları devre dışı kalır. Dolayısıyla suçlu psikolojisini incelerken sorulması gereken soru her zaman "Bu kişi neden bu kadar kötü?" değil; "Hangi koşullar bu kişiyi ahlaki fail olmaktan çıkardı?" olmalıdır.
Nörobiyoloji ve "Gölge" Arketipi
Elbette kriminolojide nörobiyolojik faktörler göz ardı edilemez. Adrian Raine gibi nörokriminologlar, antisosyal kişilik bozukluğu olan bireylerin prefrontal kortekslerinde (karar verme ve dürtü kontrol merkezi) yapısal farklılıklar ve amigdala küçülmesi tespit etmişlerdir. Bu biyolojik determinizm, "dürtüsel suçları" açıklayabilir. Ancak Arendt’in bahsettiği "organize ve sistematik kötülüğü" açıklamakta yetersiz kalır.
Toplumun "True Crime" (Gerçek Suç) türüne olan obsesif ilgisi de tam bu noktada, Carl Jung’un "Gölge" (Shadow) arketipiyle açıklanabilir. Bizler suç belgesellerini izlerken, aslında bilinçdışına ittiğimiz, toplum tarafından baskılanan o ilkel ve vahşi tarafımızla güvenli bir mesafeden yüzleşiriz. Ekrandaki suçlu, bizim asla eyleme dökmediğimiz karanlık potansiyelimizin bir yansımasıdır.
Sonuç: Düşünmenin Sorumluluğu
Sonuç olarak; suç ve kötülük, her zaman patolojik bir beynin ürünü değildir. Çoğu zaman; sorgulamayan, eleştirel düşünceyi reddeden, "sadece işini yapan" ve konformizme sığınan zihinlerin ürünüdür.
Kötülükle mücadelenin yolu, sadece suçluları hapsetmekten değil; bireyin her koşulda kendi ahlaki pusulasını otoriteden bağımsız kullanabilme yetisini, yani "düşünme" eylemini canlı tutmaktan geçer. Zira düşünmenin durduğu yerde, kötülük sıradanlaşır ve her yere sızar.
Yorumlar
Yorum Gönder